Jean Baudrillard: Revizyonlar arasındaki fark

54.399 bayt kaldırıldı ,  14 yıl önce
düzenleme özeti yok
Değişiklik özeti yok
Değişiklik özeti yok
* Tanrı var ama ben inanmıyorum ya da Tanrı yok ama ben inanıyorum önermeleri paradoksal bir şekilde eğer Tanrı varsa inanmak anlamsızdır, eğer Tanrı yoksa inanma bir zorunluluğa dönüşmektedir anlamına gelirler. Eğer birşey yoksa ona inanmak lazımdır. Öyleyse Tanrı'ya inanmak o'nun varlığından, belirginliğinden ve şu anda buradalığından kuşkulanmak demektir.
 
*hh
* Aşağıdaki taslak-yazı jean baudrıllard'a tarafımdan 28 mayıs 2006 tarihinde gönderilmiş ve vefatına kadar yazışmalarımız sürmüştür. Ali Barış KAPLAN (alibariskaplan@mynet.com) İ.Ü. RADYO-TELEVİZYON SİNEMA doktora öğrencisi.
Jean baudrıllard'a göre; “aynı arzu ancak kendine benzer bir ötekinde kendisini yansıtabilir.” O halde evren bize benzer olmasaydı, kendimizi ona nasıl yansıtabilir. Ve kendimizi yine ondan nasıl okurduk? ( determinasyonumuz böylesi nasıl olurdu?)
O halde hepimiz aynıyız. Hepimiz evreniz, ensest minyatür evrenler. Evrenin organları.....
Tarih aynı yemeği bir daha yedirmeyebilir. Ama aynı yemeğin hayaletini türevsel formalarda defalarca yedirmekten de vazgeçmez. Bunlar da (defalarca yedirilecek olan türev öğünler) hormanlu olabilir ya da olmayabilir, mineralce zengin olabilir ya da fakirdir ve bu da sonuçta süreçler içerisinde insan formunun çeşitli biçimlerde varoluşunun ve belki de yok oluşun başlangıcını süreğen kılar. Yokoluşun başlangıcı olacak öğün de; hormanlıu, yapay ve mineralli, mutasyonal-mutant olanı olsa gerek...
Ego ülküleri, kolektif tüm üst uzlaşımsal ya da düşsel dilekler; eskilerde kendini symposiumlarda, agoralarda, tiyatrolarda, apollon ve sair tapınaklarda, dua-adak-şükür-yakarış-inisiasyon-katarsis mahallerinde, uzaklarda referans sisteminin dışlarında inziva oasislerinde hira'da, tur'da ve sair pek de tekin olmayan arkaik iletişim arkları ve erektil transmisyon mecraları olan doğal-höyüklerde-yükseltilerde; insansal-oyun ve avuntunun bu nesnel düzlemlerinde, ve insan formunun cosmos karşısında doğa içerisinde yine onun varoluş biçimlerinden modellenerek ve öykünerek nedensellendirilmiş bambaşka bir oluş olarak kendine özgü determinasyonlarında ereklenerek bir erk olarak kültürünün maddi yordamlarında belirmesiyle bunların türevsel iz düşümlerinin manevi kültürel öğeler üzerinde ambivalent ve aktarımsal karakterde yineleme-zorlanımı ve tekerrüre dayalı bir şekilde yankılanmasıyla transkuantal araç=simge(imge) ve dolayısıyla dil(kurt deliği) üzerinden destansı anlatılar, masallar, mitoslar, gelenek-görenek üzerinden tehir etme karmaşası üzerine öbeklenen bir insan formu ve uygarlık gelişmiştir. Oluşumuz, tehir(feragat: süperego ve kolektif tin aktarımı)-transformasyon+tekerrür ve dolayısyla farklı bir zamansal ve etkileşimsel sıralama bağıntısı -ya da en iyisi fonksiyonu diyelim- ile cosmotik süreçlerden ayrıksı olarak doğanın adeta aforoz edilmiş evlatları olarak doğadan bağımsız ancak kendi normlarına bağımlı ve bundan ötürüdür ki doğadan azad edilmiş bir şekilde özgür ancak kendi faraziyeleri, yormaları, kuralları, kaideleri ve toplum-uygarlık yasalarına zorunlu olarak uyumlu, bağımlı ve işte bu nedenledir ki (toplumsal ve) kendi kendinin kölesi olarak çok katmanlı yapay bir uzay-örüntüsü olarak belirmekte ve arketipolojik zorunluluksal varoluşsal formülasyonlardan-şema ve imgelerden asla sıyrılamayarak cosmosun, kendisinin ve eskilerin hayaletleri, gölgeleri ve bunların yeniden üretilmiş hortlamaları üzerinden katma-değerli bu nedenle de sembolik olan çok yörüngeli-boyutlu yapay bir uzay kurmakta ve bu boyutlar kıvrılarak kendi üzerine çökmektedir(tekerrür). İnsanın ve uygarlığının,insan ne yaparsa yapsın, en uzak analojiler bile kosmotik aklın yinelemelerini ve varoluşsal formlarını gösterimleyeceğini anıştırmaktadır. Atom ve yörüngelerine-orbitallerine, çekirdeğe, iyonlaşma enerjisine, yıldız oluşumlarına, nötrinolara, beyaz cücelere, kara deliklere, atarcalara baktığımızda gerek mikro kosmosda ve gerekse makro kozmosda olanların ve temel devinimsel şemaların insansal düzlemde yakın ya da uzak yansıları ve yankılarını hayranlıkla hep beraber müşahade etmekteyiz. Varoluşumuzun sonuçlarının düşünceleri(ideleri-gölgeleri-imajinasyonları yani sembolleri-katma değerleri ve dolayısıyla soyutlamaları) deneyimleniyor. Yeniden bir metazfik bir algının eşiğine getirdi, bizi yine tüm edimlerimizle faraziyelerimiz.
Doğanın bir parçası ve vekili olan bizler en azından onun (doğanın) maddesel niteliklerinin türevlenimini bedenlerimizde taşıdığımızdan mental ve piskolojik dünyamız da bu nesnel yapımız ve kollektif tin üzerinden kurulduğundan ötürü; bu durum bizi bunun hakikat olduğu sonucuna götürüyor.
gerçeklik ve nesnel varoluş aslında olduğu gibi yerinde duruyor... Ah şu anlam yüklemelerimiz katma-değer yaratımımız ve tehirsel varoluş, aktarımlarımız ve kabullere, faraziyelere, yanlış inanlara dayalı anlayışlarımız ve yanılsamalarımız olmasa... Ama o zaman da bir başka yaratıktan söz etmemiz gerekirdi, insanın insansal yanları kendini ötekilerden ayıran ve ıraksatan bir baş belası olmak yanında aynı zamanda horoik bir trajedi içinde kendi kendisinin ütopik ve jeneratif kurtarıcısı olma kodonları-kodları-ülkü ve ütopyalarını da ambivalent ve düal bir kuruluşta içinde-içselliğinde-inner cosmosunda taşımaktadır -barışsever-birleştirici ereksellikler barındıran bir kolektif tin katmanı ve insan formunun ulaşmayı ahirete bıraktığı bir en üst yörünge yaşamı ve iyiler dünyası olarak- denilebilir, her ne kadar bu kodonun sorunsuz işletilmesi olanaksız imiş gibi görünse de...
 
İşte ekran-total budur. Tehir ve çarpıtmaların yinelemeleri üzerine kurulu atrofik ve mutant arketiplerin yeniden hortlayarak zuhretmiş kokuşmuş mezarlığında devinimleri ve debelenmelerinin başdöndürücü hızlarda sahnelendiği ve kendi etini yediği bir smülasyon, contemporary(modern) çağın rem-düşleri hızındaki muazzam imgesel değiş-tokoş ve dönüşüm tempolarında insanın insansal yanlarının temporary(geçici) bir şekilde askıya alındığı, alı konulduğu ve belkide kronikleşerek geri dönüşsüz onulmaz yaralar ve hasarlar aldığı çok-kültürlü transparan(?!) Bir çağ, bir terminal-kader anı-tarihin sonu, bir termınatıon!... Zavallı bir elımınatıon-selectıon-eletıon ve serperatıon. Bir taraftan sınıfsal/oluşsal/düşsel ve istemsel ayrıksılıkları birbirine yakınsatan, yanaştıran yanaşma-ırgat değerler-değerlemeler, ımıtatıon-yapay ortak ikonlar ve bir taraftan da bireyi kendi kalbinin yalnızlığına sado-mazohistik duygulanımlar ve fetişistik semtomlarla bireyin eksik yanlarının bir diyeti ve arınması olarak transseksüel geçişimlerle hapseden bir bireyleşme. Aynılarşmalar-birleşmeler, farklılaşmalar ve ayrıksılaşmalar yabanileşmeler ehlileşmeler içiçe geçmiş pis kokular salımlayan kesif ve kaotik bir foseptik çukuru yaratıyor modern habitat-ekoniş ve söylemlerin dümen suyunda. Bu suyun pek de kanasıya içilesi bir yönü olmasa gerek. Antik yunan ve arkaik insan soyununun araya durduğu ve yaratmaya çalıştığı ab'ı hayat yaşam suyu ve hayat iksiri temin eden su; bu smulatif oluşların gerçekleştiği kullanılmış-pasif ve edilgen yanmış ekzoz ürünlerinin, nesnelerin, metaların ve simgelerin, ikonların içinde tepine durduğu ve kapitalistik hegemonyanın türettiği değerler ve normlar olan tepkime-etkileşme reaksiyonlarının gerçekleştiği sanal çöp konteynırının dibine sızan zehir-zemberek irinli su-ucubesi olmasa gerektir. Bir tarafta; masal-mitos ve anlatılarda insanın ütopik iyiler ve yarı-tanrısal yaşam formuna geçmeyi düşlediği ve dolayısıyla onu deneyimleyen ve içe alan birey-toplum ve uygarlığa onurlu-barışsever ve tanrısal bir ayağa kalma ve evren içerisinde şairane bir ereksiyon kalkış can-hayat ve enerji veren yaşam iksiri su... Diğer tarafta da bu suyun cadı kazanına girmiş hilkati gerisin geriye çevrilmiş yozlaşmış ve dejenere türevsel formasyonu ve onu yaratan formülasyonu veren kapitalist hegemonya ve smülatif yaşamsallıklar... Bu; postmodern çağın türettiği kaotik devingenliklerin zincirleme ve kontrol edilemez tepkimelerinden dışkılama-ekzoz yoluyla insanın temel değerlerinin kültür-uygarlık ve insan formunun çekirdeğinin gah fisyona(parçalanma-ayrıksılıklar) ve gah da füzyona (birleşme-aynılaşma-erime) uğrayarak bir atom bombası gibi patlatıldığı tabloyu ve bu smülatif dünyanın, kapitalist ideanın kurguladığı bu kokuşmuş laboratuarı ve kokuşmuş petri kabındaki dünyadaki radyasyona uğrayarak kirletilen mutantlara ucubelere ölgünleştirip yılgınlaştırılarak çevrilen havanın dağların ormanların toprağın su kaynaklarının kültürel manevi kaynakların çekirdeklerinin parçalandığı tahrip ve tahrif edildiği içiçe geçtiği ve birbiri içinde kaotik bir şekilde eridiği ara felaket tablolarını öne sürmektedir. Ratıng patlamaları ve değerlerin tüketimsel mecralarda üretim-tüketim bandları ve mecralarında konsonmasyona çıkarıldığı bu çağda cosmosun ucube bir takliti olarak sahnelenen homo-cosmoıc bıg-bang'de patlama neticesi açığa çıkan kaotik yoğunluk çeşitlilik ve devingenlikte belirlenimsiz etkileşmelerle ortaya çıkan teknoloji-değer ve iletişim elementleri tepkimelerinin pasif ürünleri olarak açığa çıkan su(su: burada su metaforu kapitalistik hegemonyanın dümen suyunu anıştırmaktadır. Öyle ki dümen suyu sistemin normları-düşleri-ülküleri-kuralları ve normlarını temsil etmektedir. Yaşamın üzerine kurulacağı yeni kurallar ve normlar digesinin oluşturduğu yeni kodon-dna'lar, kaideler); insan formunun onursal bir erektilliği ve doğanın öz çocuğu olarak gezegen üzerinde barışsever bir ayağa kalması -erkinliği- değil tam tersi tepe taklak devrilerek yerle bir olması ve dolayısıyla non-erektil bir duruma gelmesi ve ölümdür. Fırtına öncesi ya da sonrası sütliman olmuşluk yani kaotik devinimler, patlamalar sonucu kemale ererek değil bozunup dejenere olarak yok oluşun simgelendiği bir felaket ve ölümle gelen tabu la rassa alan...sütliman olmuşluk...
 
FRAGMAN I-EPISODE I
 
HUMAN-LAB:
 
En üst laboratuar olan doğada ve yine onun izlerini taşıyan; ancak evrenin rutin yapısında biricik anomali ve sapkın nitelikler gösteren edimlerimizle, doğa için(Doğa’ya göre), onun kurguladığı; random ‘gibi’ görünen “kontrollü bir deney”in parçasıyız.
 
Bu deneyde kontrol unsurları; tabiat ve insan dışında varolan tüm evrensel ‘öğeler’ iken, kontrolsüz (kontrol unsuru/faktörü olmayan) diğer öğeler ise; bizleriz.
 
Acaba özgürlük hangi öğe için tanımlanabilir bir varlık ya da hiçliktir? Hiçlik ise, mesele yok. Tüm unsurlar praxsisleri ile var… Biz de; bu ‘öz’ varoluşun, “kontrolsüz faktörleri” olarak, özümüzü; kontrolsüz yapısı ağırlıklı olan ve yoğunluklu olarak; (Bize göre görece stabil ‘görünen dış-dünya içinde) kontrollü öğeler olan doğa öğeleri içerisinde, bir ‘başka evren’, insan yapısı bir dünya, - yapay- doğa ve simülasyon olarak, büyük bir oyun biçiminde (içimizde ve dışımızda) yeniden kurguluyoruz-üretiyoruz. Bu, tarihsel süreç içerisinde, farklı biçimlerde ama ‘aynı özde’ olageldi.
 
Totem zamanlardan, putperest zamanlara, ondan (Bilhassa Semavi-Göksel) dinlere, Sanayi Devrimi’ne ve son olarak da bilişim dünyası olan günümüze kadar versiyon simülasyonlar halinde geldi.
 
FRAGMAN II-EPISODE I
 
Determinasyonumuz, bütüncüllüğümüz, düşünüşümüz, nedenleri bağlayıcılığımız; hep bu yöndedir.
İnsanın varoluşunu, olayların ve tekil fenomenlerin; hep, ‘toplam’dan etkilenmiş ve O’nu(Veri Evrenini) etkilemiş gibi düşünürüz. Rastlantısal tekil olayları, evrenin tüm unsurlarına bağlama hastalığımız, histerimiz hâlen sürüyor. Acaba; bu, doğal yapımız mı? gerçek mi? yoksa, farâziyelerimiz mi?
Zıtların hoşgörü kodonunda bir aradalığı ile barışçıl proteinlerin ve kültür ortamlarının sentezlenmesi ve bu istenç yolunda korkunç ek psişik enerji harcamaları ve maskelerin tiksinç bir şekilde biraz daha islenmesi, kararması ve kalınlaşmasıyla gelen interiorun metazori geri itimi, ‘compensation’, bastırma sonucu; şeylerin ve bireylerin yıkılmış ‘ben’e dönüşü, yalnızlaşma ve narsist duygulanımlarla içe kapanmayla gelen fetiş bir tablo ... Herkes kendi hayal ve hayaletinin görü nesnesine-spektral varoluşa-imajiner gölgesine, gerçek gözüyle bakar bu aynılar dünyasında…
 
Örneğin; kapalı sistemlerde benzeşiği ile birleşme, iç içe geçme, saflaşma, tekilleşme, benzeşme, transseksülleşme, eş uzlaşılar, ‘aynılığın’ ülküleri vs. …
 
Foseptik çukurunda, bakteriler aynı kolonide ensest ilişki yaşarlar. Klan üyeleri ile, bunlar, modifikasyona çok elverişlilikleriyle; modüler kimliğini hemen değiştiren, insanları anımsatırlar.
 
Konjügasyon da vardır(aralarında)... Bu da ulus ve kültürlerin libidinal, eşitlikçi, refah dünya, demokrasi gibi söylemlerin de katıştırılıp dirençli ve güçlü ilişkilerin, toplumların “global yek klan”ının yaratılması gibidir. Bir anlamda sanki; dirençli, güçlü, homojen üst insanları yaratılıyor gibidir Nietzsche’nin ...
 
Bu ‘foseptik çukurunda’ kokuşma var...
Bu amorf amipimsi popülasyonun, belli limit üreme bariyeri ve nüfusunda, birbirini zehirleme ve yok etme de var. Bu da; global simülakrların ensest ilişkilerinin bir tür diyetine ve günah çıkarımına benziyor… Kokuşmuşluk her yerde...
 
İçselliğimiz, kokuşmuş eğilimlerimizin doğasını taşıdığından; dış dünyaya projeksiyonu da, kokuşmuş yeni bir dünya yaratıyor dışımızda. (Globalizasyon ve Kültür çeşitliliği, çok dünyalar, ötekilerin dünyası, ayrışma ve birleşme), Dışımız ve içimizde de ayrımlar kalkıyor. Fiziksel gerçekliğimiz ve iç dünyamız iç içe geçiyor, benzeşiyor; ensest ilişki yaş(an)ıyor. Bunun sonu da, ‘toplamda’; random, tahmin edilebilir/ edilemez, determine veya determine olmayan olayların çapraşık, ağsal, korelatif varoluşunu tetikliyor ve “biri”nin nedenini; haklı olarak, “tüm” ötekilere bağlıyoruz. (Aynılaştırılmış ötekilerin var olduğu bir varoluşun yanılsaması olsa gerek bu durum.)
Küresel ısınma, borsalar, savaşlar(demokrasi vaadeden), döviz, politika, karbondioksit emisyonu, sera gazları ve etkileri, deprem, kasırga, tsunami, deli dana, ebola, sars vesâir. Hep aynı eğilimlerin bağlantısal nedenleri (ve sonuçları) gibi görünüyor.
 
**Entropi; evrensel entropi ve Big-Bang gelecek sonunda bu transseksüel geçişimin, göksel ve insansal düzeyde…
 
FRAGMAN III-EPISODE I
 
Doğa da; insan ve insanın tüm sistemleri gibi, sosyal maskeler takıyor, kendi kendine katarsis ritüelleri-günah çıkarmalar- yas tutmalar gösterimliyor ve kendi gerçekliğini acıklı bir biçimde ayinselleştiriyor...
Yağmur yağıyor, deprem oluyor, buzul devri, volkanlar, fırtınalar...(Bunlara isim verip, bir de kişiselleştiriyoruz; Tommy’ler, Johney’ler, El Nino’lar, Katrina’lar...) Bitki örtüsü, ormanlar neyin nesi neyin maskeleri? Yoksa erektil göksel Tanrı’mızın, Libidinal duygularını kabartan; dişil üreme organının maskeleyici, baştan çıkarıcı ar örtüleri, kostümleri midir yeryüzündeki bitki örtüsü ve ormanlar? ( orman yangınları, çölleşme vesaire, dünyamızı (iç ve dış) düpedüz soyuyoruz, Çırılçıplak bırakıyoruz. Dengeler bozuluyor, erektil göksel tanrımızın yer anamıza karşı kendini tutmayıp daha şiddetli ve derinden şehvetle kükrüyor olmasına neden oluyor olabiliriz... Aralarında cinselliğin ( iletişimin) ölçüleri ve dengelerini yeni demokrasimiz doğrultusunda bozuyoruz.
Okyanuslar da; canlılığın ondan çıktığı plasenta ve plasenta sıvısı olmalı o halde. Volkanlar da -bildiğimiz üzere- organik bileşiklerin temellerini oluşturan gaz ve lav salımı ile ve bunların yağmurlarla suya düşmesiyle; besleyici sperm sıvısı, meni gibi davranıyor… Lavlar da kızgınlık döneminde tabiat anamızın regl dönemini(menstruation) simgeliyor olmalı. Çünkü; her yoğun volkanik faaliyetten sonra, canlılık yeniden biçimleniyor ve yeni canlılar ortaya çıkıyor.
 
Günümüzde; karbondioksit salımı, ozon tabakasının incelmesi/delinmesi-yırtılması, sera gazları, nükleer faaliyetler, ve diğer tüm edimlerimizle ikincil ya da n.’l , türevsel, korelatif bağlar ve nedenlendirmelerimizle; deprem, fırtına, değişen mevsimler vesair ile tanrımızın cinsel üreme hayatına, cinselliğine müdahelede bulunmuş oluyoruz ve âdeta ‘doğa anayı’, tanrı yerine, belki de bilinçsizce, suni dölleme yapmış oluyoruz… Mevsimlerin değişmesiyle de; tabiatın doğal regl dönemini bozup, onu huzursuz ediyor olabiliriz. ( Yapay hormon veriyor olabiliriz)…
 
Tüm bunların sonucunda, mutant ya da prematüre (hormonlu) bir çocuğun doğması ya da en kötüsü, doğa anamızın kısırlaşıp, menapoza girmesi ihtimali ile de karşı karşıyayız...
 
 
FRAGMAN IV-EPISODE I
ENTROPİ
 
Evrenin menepoza girmesi ya da andrapoza...
 
Doğayı menapoza sokuyoruz. Evrenimiz de ya menapoza ya da andropoza...
Umarım bunların neticesinde, doğanın ‘aforoz’ edilmiş evlatları olmayız. Evren, ensest bir ilişkiye doğru yöneliyor. Entropi var. Her şey radyoaktif anlamda da olsa indirgeniyor, kararlılaşıyor, mikro anlamda homojenleşiyor. Mikro düzlemde enseste giderken; makro dünyada cinsel ayrımlarla başlayan evren; makroların benzeşmesi ve mikro düzeyde de benzeşmesiyle topyekün enseste , homojeniteye gidiyor. Ama bu felaket değil; Big Bang’e giden bir yokoluş… yokoluşta-hiçlikten çıkarak; salınımın(döngünün) bilmem kaçıncı evresi olduğundan, bir felâket (final) değil. Ancak bir salınım içerisinde; mutlak yok oluş olmayan ara felaketler gibi de değil! İşte bu; ütopik, zararsız bir aynılaşma, kutsal saf bir homojenleşme, ensest bir ilişki yapmaya mecâli kalmayacak bir yücelik; mutlak entropi (homojenite) ile gelen cinsel aktivitenin sonlanması (cinsel aktivite evrensel tüm aktlar. Cinsel ayrım-çiftleri, dualite-çeşitlilik, afrodizyaklar, haz ve şehvet hormanları üreten; tüm yıldızlar ve galaksilerin söndüğü an) ve cinselliğin sıfırlanması-resetlenmesiyle gelen bir mukaddeslik ve tanrılık bir fenomen... ‘Hadım edilmiş aynılar’ın olduğu, hiçliğe geçişin son limit noktası.. hepsinin bir, birisinin hepsi olduğu; o mutlak eşitlik, saflık, şeffaflık, güç, iktidar, özgürlük varoluş, insansal ve tanrısal dileğin gerçekleştiği (kemâle erdiği) en üstün kader ânı, ideal oluştu doruk nokta, sonun yüceliği, ölümün doğurganlığı ve sonunda her şey ve tüm kavramların iyi yanlarını(n) yeniden türe(t)mesinin başlangıç nedeni zaten...Kardeşlik, birlik, iyilik vd. ile…
 
FRAGMAN V-EPISODE I
 
Aristo, Anaksagoras, Empedokles… Hava, su, toprak, ateş dedi ve her şeyi bunlardan çıkardılar. Birlik-çokluk, doğal çiftlerin birliği ve onlardan bütünü, bütünden birliğin.. ve birliğin (tekilliğin) iki karşıt çift öğesi…
 
Peygamberler de aynı özdeşimi, genellemeyi, tümevarımı ve tümdengelimi kullandı. Nereden geliyor benzeşiklikler aramalarımız, paralel öğeler aramalarımız ve temel şablonların izlerini; mikro dünyadan makro dünyaya, tüm öğeler üzerinde bulmamız ya da onlara bu özelliği yüklememiz (dikte etmemiz), kaydırmalarımız ve yansıtmalarımız?
Hangisi doğru olursa olsun, bu hep yapageldiğimiz şey. Freud da, ilkel insanın dünyasını; çocuk gelişimi ve ilkel yerlilerin yapısını inceleyerek çıkarmaya çalıştı, genele nufuz eden tözün ve aynı durumların tabiatını ve buna benzer binlercesi (hep aynı alışık ve lojik-mantıksal dürtüler ve muhakemeler).
Paralellik, özdeşlik, benzerlik, ayrı-ayrık özellikler arayışlarımız. Olayların oluşlarını ve kökenlerini, diğer tüm öğelerin oluşunun da nedeni saymak ya da olan bir fenomenin; oluşunun, evrendeki tüm öğeleri nedenli-nedensiz, random veya değil, kesinlikle etkileyeceği sanrısı ve farâziyesi; günümüzde de binlerce yıl öncesinde de, bilinç altımızda var…
Büyü-sihir, animalist, animist, totem inanış dönemlerinde de böyleydik. Göksel dinler ve peygamberlerin söylemlerinde ve kutsal kitaplarda da bu var: “yaptıklarımız-her aksiyonun ve aksiyomun soyut yönü, bize döner!” (Soyut yön, inan ve farâziyelerdir)
Fizikte madde-enerji korunumu, madde enerji korunumunda; hiç yok olmayan şey, bir formdan diğer forma dönüşen şey, (işte) bunun için her şeyi er geç etkiler. Kütle çekim dalgaları sonsuza uzanıyor. Uzam ve zamanı büküyor. Böylece uzay ve zamanı var ediyor. Kütle çekim dalgaları anlık etki yapıyor, kesintisiz. Etkileri her şeyi sarıyor, zamanı bile ve onu yaratıyor.
Her şey; bir bütünün etkileşim hâlinde olan ve birisinin tüm ötekileri mutlak anlamda etkilediği bir düzenekmiş gibi görülmekte insanoğlu tarafından, içsel olarak binlerce yıldır...
 
Acaba hakikaten öyle mi?
 
Doğrusu animist ve büyü dönemleri ve peygamberlerden günümüze pek bir şey değişmemiş gibi, yine aynı yorumu yapıyoruz. Büyüsel dönemlerde tabiatı çok etkiliyorduk, daha doğrusu büyük bir yanılsama ile öyle olduğumuzu zannediyorduk. Bunun için, bu düşünce o çağlar boyunca çok güçlüydü. Binlerce yıllık gelişim içinde bu düşünce zayıfladı. Ancak tabiata müdahelemiz ve onu apaçık şekillendiriyor ve etkiliyor olmamız, yarattığımız her olay-etkinin, tüm diğer unsurları da etkilediği düşüncesine; yeniden, en az animist ve büyüsel algılayış dönemlerinde olduğu kadar bağlanmamıza ve sarılmamıza yol açtı. Yeniden bir metazfik bir algının eşiğine getirdi bizi yine tüm edimlerimizle farâziyelerimiz.
 
Doğanın bir parçası ve vekîli olan bizler; en azından, onun (doğanın) maddesel niteliklerinin türevlenimini bedenlerimizde taşıdığımızdan, mental ve psikolojik dünyamız da bu nesnel yapımız üzerinden kurulduğundan ötürü; bu durum bizi bunun hakîkat olduğu sonucuna götürüyor…
 
“Çünkü, oluşumuzun sonuçlarının ‘düşünceleri’ deneyimleniyor”
 
Jean Baudrillard’a göre; “Aynı arzu ancak kendine benzer bir ötekinde kendisini yansıtabilir.”
 
O halde; evren bize benzer olmasaydı, kendimizi ona nasıl yansıtabilir ve kendimizi yine ondan nasıl okurduk? (Determinasyonumuz böylesi nasıl olurdu?)
O halde hepimiz aynıyız. Hepimiz evreniz, ensest minyatür evrenler… Evrenin organları...
 
 
FRAGMAN VI-EPISODE I
 
 
* Tarih aynı yemeği bir daha yedirmeyebilir. Ama aynı yemeğin hayaletini türevsel formalarda defalarca yedirmekten de vazgeçmez. Bunlar da (defalarca yedirilecek olan türev öğünler) Hormonlu olabilir ya da olmayabilir, mineralce zengin olabilir ya da fakirdir ve bu da sonuçta süreçler içerisinde insan formunun çeşitli biçimlerde varoluşunun ve belki de yok oluşun başlangıcını süreğen kılar. Yok oluşun başlangıcı olacak öğün de; hormonlu-yapay ve mineralli, mutasyonal-mutant olanı olsa gerek...
 
FRAGMAN VII-EPISODE I
 
Cinsel kimliğimizi ve cinselliğimizi, libidinal istencimizi eşyalarımıza ihale etmeye kaydırmaya, yansıtmaya başladık. Eşyalarımız daha dişil özellikler gösteriyor oldu. Onlara daha yumuşak davranıyoruz. Ancak işi bitince atıyoruz. Birer nevrozlu gibi davranıyoruz kendimize, topluma ve eşyalarımıza. Eşyalarımız; mekanik dönemlerdeki mekanik eşyalar kadar kaba, yekpare, albenisiz, dayanıklı, dirençli ve uzun ömürlü değiller. Zevk alınıp, haz giderildikten sonra atılan; salt görsel, görüntüsel fahişeler gibidirler bu metalaşmış nesneler. Bunlar ergonomik, çabuk bozulan, versiyon tasarlanmış, seri üretilmiş, kompozit modüler ikonalar, metalaşmış eşyalardırlar....
 
*Tüketime tazyik edilen hâlinden memnun tüketim toplumunun klan fratrilerinin, vazgeçilmez yeni kıblesi olmuş yaşam-kalitesi ve modern hayat standartları sunan Moda tapınağı ve tâkipçiliğinde; müritleri olarak, hayran olduğumuz erotik ve pornografik Yeni Kybele’mizin, modaya uyarlanmış yeni trendî formasyonlarını algılıyoruz, “Akıl hastânesi”ne dönüşmüş her düzlemde, adı modern olan dünyamızda ve küreselleşme sanrımızın çok kültürlü mozayiğinde...
 
Bunlarla etkileşimli, dokunmaktik, hassas ilişkiler kuruyoruz. Adeta cinsel olarak birleşme fantezilerimizi (fantazyalarımızı); birbirine benzer olan eşyaların ensest dünyasında onlara tecavüz ederek gerçekleştiriyoruz. Artık bilgisayarlarımız, cep telefonlarımız, arabalarımız, ev eşyalarımız, büro makinelerimiz vesâir; Dokunmatik. Akıllı evler, akıllı kapılar…Göstergeler dijital, arabalarımıza aşık oluyoruz. Bireyler artık bilgisayarları ile evlenmekte ve bu yasalarla onanarak meşru kılınmaktadır. (homoseksüel evlilikler türemeye ve meşrulaşmaya başladı) Homojenleşen, transseksüellleşen, kendileri ve birbirlerine körleştirilen günümüz modüler bireyleri, Sistem; yumuşak, ergonomik, kompozit, dijital, dokunmatik ve interaktif bir direksiyonu dönderir gibi rahat bir şekilde döndürmekte, çekip çevirmekte ve yönlendirmektedir; biz arabalarımızın dijital direksiyonlarını çevire dururken...
Eşyalarımızla dokunmatik, interkatif etkileşimli olan ilişkilerimiz ve “etkileşimin” toplumsal yaşamımızda bir ideal, moda bir söylem, ülkü, yegâne gâye/amaç hâline gelmesi ile; nesne-dünyamız, bireyler ve sistem ile, âdeta, çocukların oyuncakları ile, elleri ve ağızları ile kurdukları ‘Oto-erotizm’e benzer, ‘Oral’ bir cinsellik aşamasındayız, çocuklaştırılmış halimizle.
 
Dış gerçekliğimizle ‘Oral Sex’ yapmaktayız...
Cinsiyetlerin aynılaşması, kadının biraz erkek, erkeğin de kadın konumuna itilmesi; bu yeni eşitlikçi, liberal, özgür, demokratik, modern ve insan hakları olan veri simülatif durumun getirisi ve sonucudur.
 
TABİATIN YERİNE, AŞKIN BİR ADALET İKAME ETME DÜRTÜSÜNÜN SONUCU; BİZİ ENSEST EĞİLİMLERE İTİYOR…
 
Bu özlem yansımaları/yansıları olarak, üstün bir ırkı insanlar cinsellikten sıyrılmış, arınmış türler olarak tasarladılar. En azından Ufolarda, E.T. filminde vs. olduğu gibi…
 
Sperm bankaları, suni döllenmeyle üreme, mikro enjeksiyon, değişken statüler, kaypak söylemler, klonlama, estetik cerrahi, antiaging, doğaya dönüş-doğu terapileri ve doğu felsefesi karmaşığı Batı bulamaçları ve yerel-modern/global arası ideal bir ‘ekin-kültür’ arayışı sanrısı, bu süreci artıran ve derinleştiren hem sonuç hem de temel ve alt etmenler olarak karşımıza çıkar.
 
 
<nowiki>>* AŞAĞIDAKİ TASLAK-YAZI JEAN BAUDRILLARD'A TARAFIMDAN 28 MAYIS 2006 TARİHİNDE GÖNDERİLMİŞ VE VEFATINA KADAR YAZIŞMALARIMIZ SÜRMÜŞTÜR.
ALİ BARIŞ KAPLAN (alibariskaplan@mynet.com) İ.Ü. RTS DOKTORA ÖĞRENCİSİ.
 
Jean baudrıllard'a göre; “aynı arzu ancak kendine benzer bir ötekinde kendisini yansıtabilir.” O halde evren bize benzer olmasaydı, kendimizi ona nasıl yansıtabilir. Ve kendimizi yine ondan nasıl okurduk? ( determinasyonumuz böylesi nasıl olurdu?)
O halde hepimiz aynıyız. Hepimiz evreniz, ensest minyatür evrenler. Evrenin organları.....
Tarih aynı yemeği bir daha yedirmeyebilir. Ama aynı yemeğin hayaletini türevsel formalarda defalarca yedirmekten de vazgeçmez. Bunlar da (defalarca yedirilecek olan türev öğünler) hormanlu olabilir ya da olmayabilir, mineralce zengin olabilir ya da fakirdir ve bu da sonuçta süreçler içerisinde insan formunun çeşitli biçimlerde varoluşunun ve belki de yok oluşun başlangıcını süreğen kılar. Yokoluşun başlangıcı olacak öğün de; hormanlıu, yapay ve mineralli, mutasyonal-mutant olanı olsa gerek...
Ego ülküleri, kolektif tüm üst uzlaşımsal ya da düşsel dilekler; eskilerde kendini symposiumlarda, agoralarda, tiyatrolarda, apollon ve sair tapınaklarda, dua-adak-şükür-yakarış-inisiasyon-katarsis mahallerinde, uzaklarda referans sisteminin dışlarında inziva oasislerinde hira'da, tur'da ve sair pek de tekin olmayan arkaik iletişim arkları ve erektil transmisyon mecraları olan doğal-höyüklerde-yükseltilerde; insansal-oyun ve avuntunun bu nesnel düzlemlerinde, ve insan formunun cosmos karşısında doğa içerisinde yine onun varoluş biçimlerinden modellenerek ve öykünerek nedensellendirilmiş bambaşka bir oluş olarak kendine özgü determinasyonlarında ereklenerek bir erk olarak kültürünün maddi yordamlarında belirmesiyle bunların türevsel iz düşümlerinin manevi kültürel öğeler üzerinde ambivalent ve aktarımsal karakterde yineleme-zorlanımı ve tekerrüre dayalı bir şekilde yankılanmasıyla transkuantal araç=simge(imge) ve dolayısıyla dil(kurt deliği) üzerinden destansı anlatılar, masallar, mitoslar, gelenek-görenek üzerinden tehir etme karmaşası üzerine öbeklenen bir insan formu ve uygarlık gelişmiştir. Oluşumuz, tehir(feragat: süperego ve kolektif tin aktarımı)-transformasyon+tekerrür ve dolayısyla farklı bir zamansal ve etkileşimsel sıralama bağıntısı -ya da en iyisi fonksiyonu diyelim- ile cosmotik süreçlerden ayrıksı olarak doğanın adeta aforoz edilmiş evlatları olarak doğadan bağımsız ancak kendi normlarına bağımlı ve bundan ötürüdür ki doğadan azad edilmiş bir şekilde özgür ancak kendi faraziyeleri, yormaları, kuralları, kaideleri ve toplum-uygarlık yasalarına zorunlu olarak uyumlu, bağımlı ve işte bu nedenledir ki (toplumsal ve) kendi kendinin kölesi olarak çok katmanlı yapay bir uzay-örüntüsü olarak belirmekte ve arketipolojik zorunluluksal varoluşsal formülasyonlardan-şema ve imgelerden asla sıyrılamayarak cosmosun, kendisinin ve eskilerin hayaletleri, gölgeleri ve bunların yeniden üretilmiş hortlamaları üzerinden katma-değerli bu nedenle de sembolik olan çok yörüngeli-boyutlu yapay bir uzay kurmakta ve bu boyutlar kıvrılarak kendi üzerine çökmektedir(tekerrür). İnsanın ve uygarlığının,insan ne yaparsa yapsın, en uzak analojiler bile kosmotik aklın yinelemelerini ve varoluşsal formlarını gösterimleyeceğini anıştırmaktadır. Atom ve yörüngelerine-orbitallerine, çekirdeğe, iyonlaşma enerjisine, yıldız oluşumlarına, nötrinolara, beyaz cücelere, kara deliklere, atarcalara baktığımızda gerek mikro kosmosda ve gerekse makro kozmosda olanların ve temel devinimsel şemaların insansal düzlemde yakın ya da uzak yansıları ve yankılarını hayranlıkla hep beraber müşahade etmekteyiz. Varoluşumuzun sonuçlarının düşünceleri(ideleri-gölgeleri-imajinasyonları yani sembolleri-katma değerleri ve dolayısıyla soyutlamaları) deneyimleniyor. Yeniden bir metazfik bir algının eşiğine getirdi, bizi yine tüm edimlerimizle faraziyelerimiz.
Doğanın bir parçası ve vekili olan bizler en azından onun (doğanın) maddesel niteliklerinin türevlenimini bedenlerimizde taşıdığımızdan mental ve piskolojik dünyamız da bu nesnel yapımız ve kollektif tin üzerinden kurulduğundan ötürü; bu durum bizi bunun hakikat olduğu sonucuna götürüyor.
gerçeklik ve nesnel varoluş aslında olduğu gibi yerinde duruyor... Ah şu anlam yüklemelerimiz katma-değer yaratımımız ve tehirsel varoluş, aktarımlarımız ve kabullere, faraziyelere, yanlış inanlara dayalı anlayışlarımız ve yanılsamalarımız olmasa... Ama o zaman da bir başka yaratıktan söz etmemiz gerekirdi, insanın insansal yanları kendini ötekilerden ayıran ve ıraksatan bir baş belası olmak yanında aynı zamanda horoik bir trajedi içinde kendi kendisinin ütopik ve jeneratif kurtarıcısı olma kodonları-kodları-ülkü ve ütopyalarını da ambivalent ve düal bir kuruluşta içinde-içselliğinde-inner cosmosunda taşımaktadır -barışsever-birleştirici ereksellikler barındıran bir kolektif tin katmanı ve insan formunun ulaşmayı ahirete bıraktığı bir en üst yörünge yaşamı ve iyiler dünyası olarak- denilebilir, her ne kadar bu kodonun sorunsuz işletilmesi olanaksız imiş gibi görünse de...
 
İşte ekran-total budur. Tehir ve çarpıtmaların yinelemeleri üzerine kurulu atrofik ve mutant arketiplerin yeniden hortlayarak zuhretmiş kokuşmuş mezarlığında devinimleri ve debelenmelerinin başdöndürücü hızlarda sahnelendiği ve kendi etini yediği bir smülasyon, contemporary(modern) çağın rem-düşleri hızındaki muazzam imgesel değiş-tokoş ve dönüşüm tempolarında insanın insansal yanlarının temporary(geçici) bir şekilde askıya alındığı, alı konulduğu ve belkide kronikleşerek geri dönüşsüz onulmaz yaralar ve hasarlar aldığı çok-kültürlü transparan(?!) Bir çağ, bir terminal-kader anı-tarihin sonu, bir termınatıon!... Zavallı bir elımınatıon-selectıon-eletıon ve serperatıon. Bir taraftan sınıfsal/oluşsal/düşsel ve istemsel ayrıksılıkları birbirine yakınsatan, yanaştıran yanaşma-ırgat değerler-değerlemeler, ımıtatıon-yapay ortak ikonlar ve bir taraftan da bireyi kendi kalbinin yalnızlığına sado-mazohistik duygulanımlar ve fetişistik semtomlarla bireyin eksik yanlarının bir diyeti ve arınması olarak transseksüel geçişimlerle hapseden bir bireyleşme. Aynılarşmalar-birleşmeler, farklılaşmalar ve ayrıksılaşmalar yabanileşmeler ehlileşmeler içiçe geçmiş pis kokular salımlayan kesif ve kaotik bir foseptik çukuru yaratıyor modern habitat-ekoniş ve söylemlerin dümen suyunda. Bu suyun pek de kanasıya içilesi bir yönü olmasa gerek. Antik yunan ve arkaik insan soyununun araya durduğu ve yaratmaya çalıştığı ab'ı hayat yaşam suyu ve hayat iksiri temin eden su; bu smulatif oluşların gerçekleştiği kullanılmış-pasif ve edilgen yanmış ekzoz ürünlerinin, nesnelerin, metaların ve simgelerin, ikonların içinde tepine durduğu ve kapitalistik hegemonyanın türettiği değerler ve normlar olan tepkime-etkileşme reaksiyonlarının gerçekleştiği sanal çöp konteynırının dibine sızan zehir-zemberek irinli su-ucubesi olmasa gerektir. Bir tarafta; masal-mitos ve anlatılarda insanın ütopik iyiler ve yarı-tanrısal yaşam formuna geçmeyi düşlediği ve dolayısıyla onu deneyimleyen ve içe alan birey-toplum ve uygarlığa onurlu-barışsever ve tanrısal bir ayağa kalma ve evren içerisinde şairane bir ereksiyon kalkış can-hayat ve enerji veren yaşam iksiri su... Diğer tarafta da bu suyun cadı kazanına girmiş hilkati gerisin geriye çevrilmiş yozlaşmış ve dejenere türevsel formasyonu ve onu yaratan formülasyonu veren kapitalist hegemonya ve smülatif yaşamsallıklar... Bu; postmodern çağın türettiği kaotik devingenliklerin zincirleme ve kontrol edilemez tepkimelerinden dışkılama-ekzoz yoluyla insanın temel değerlerinin kültür-uygarlık ve insan formunun çekirdeğinin gah fisyona(parçalanma-ayrıksılıklar) ve gah da füzyona (birleşme-aynılaşma-erime) uğrayarak bir atom bombası gibi patlatıldığı tabloyu ve bu smülatif dünyanın, kapitalist ideanın kurguladığı bu kokuşmuş laboratuarı ve kokuşmuş petri kabındaki dünyadaki radyasyona uğrayarak kirletilen mutantlara ucubelere ölgünleştirip yılgınlaştırılarak çevrilen havanın dağların ormanların toprağın su kaynaklarının kültürel manevi kaynakların çekirdeklerinin parçalandığı tahrip ve tahrif edildiği içiçe geçtiği ve birbiri içinde kaotik bir şekilde eridiği ara felaket tablolarını öne sürmektedir. Ratıng patlamaları ve değerlerin tüketimsel mecralarda üretim-tüketim bandları ve mecralarında konsonmasyona çıkarıldığı bu çağda cosmosun ucube bir takliti olarak sahnelenen homo-cosmoıc bıg-bang'de patlama neticesi açığa çıkan kaotik yoğunluk çeşitlilik ve devingenlikte belirlenimsiz etkileşmelerle ortaya çıkan teknoloji-değer ve iletişim elementleri tepkimelerinin pasif ürünleri olarak açığa çıkan su(su: burada su metaforu kapitalistik hegemonyanın dümen suyunu anıştırmaktadır. Öyle ki dümen suyu sistemin normları-düşleri-ülküleri-kuralları ve normlarını temsil etmektedir. Yaşamın üzerine kurulacağı yeni kurallar ve normlar digesinin oluşturduğu yeni kodon-dna'lar, kaideler); insan formunun onursal bir erektilliği ve doğanın öz çocuğu olarak gezegen üzerinde barışsever bir ayağa kalması -erkinliği- değil tam tersi tepe taklak devrilerek yerle bir olması ve dolayısıyla non-erektil bir duruma gelmesi ve ölümdür. Fırtına öncesi ya da sonrası sütliman olmuşluk yani kaotik devinimler, patlamalar sonucu kemale ererek değil bozunup dejenere olarak yok oluşun simgelendiği bir felaket ve ölümle gelen tabu la rassa alan...sütliman olmuşluk...
 
 
FRAGMAN I-EPISODE I
 
HUMAN-LAB:
 
En üst laboratuar olan doğada ve yine onun izlerini taşıyan; ancak evrenin rutin yapısında biricik anomali ve sapkın nitelikler gösteren edimlerimizle, doğa için(Doğa’ya göre), onun kurguladığı; random ‘gibi’ görünen “kontrollü bir deney”in parçasıyız.
 
Bu deneyde kontrol unsurları; tabiat ve insan dışında varolan tüm evrensel ‘öğeler’ iken, kontrolsüz (kontrol unsuru/faktörü olmayan) diğer öğeler ise; bizleriz.
 
Acaba özgürlük hangi öğe için tanımlanabilir bir varlık ya da hiçliktir? Hiçlik ise, mesele yok. Tüm unsurlar praxsisleri ile var… Biz de; bu ‘öz’ varoluşun, “kontrolsüz faktörleri” olarak, özümüzü; kontrolsüz yapısı ağırlıklı olan ve yoğunluklu olarak; (Bize göre görece stabil ‘görünen dış-dünya içinde) kontrollü öğeler olan doğa öğeleri içerisinde, bir ‘başka evren’, insan yapısı bir dünya, - yapay- doğa ve simülasyon olarak, büyük bir oyun biçiminde (içimizde ve dışımızda) yeniden kurguluyoruz-üretiyoruz. Bu, tarihsel süreç içerisinde, farklı biçimlerde ama ‘aynı özde’ olageldi.
 
Totem zamanlardan, putperest zamanlara, ondan (Bilhassa Semavi-Göksel) dinlere, Sanayi Devrimi’ne ve son olarak da bilişim dünyası olan günümüze kadar versiyon simülasyonlar halinde geldi.
 
FRAGMAN II-EPISODE I
 
Determinasyonumuz, bütüncüllüğümüz, düşünüşümüz, nedenleri bağlayıcılığımız; hep bu yöndedir.
İnsanın varoluşunu, olayların ve tekil fenomenlerin; hep, ‘toplam’dan etkilenmiş ve O’nu(Veri Evrenini) etkilemiş gibi düşünürüz. Rastlantısal tekil olayları, evrenin tüm unsurlarına bağlama hastalığımız, histerimiz hâlen sürüyor. Acaba; bu, doğal yapımız mı? gerçek mi? yoksa, farâziyelerimiz mi?
Zıtların hoşgörü kodonunda bir aradalığı ile barışçıl proteinlerin ve kültür ortamlarının sentezlenmesi ve bu istenç yolunda korkunç ek psişik enerji harcamaları ve maskelerin tiksinç bir şekilde biraz daha islenmesi, kararması ve kalınlaşmasıyla gelen interiorun metazori geri itimi, ‘compensation’, bastırma sonucu; şeylerin ve bireylerin yıkılmış ‘ben’e dönüşü, yalnızlaşma ve narsist duygulanımlarla içe kapanmayla gelen fetiş bir tablo ... Herkes kendi hayal ve hayaletinin görü nesnesine-spektral varoluşa-imajiner gölgesine, gerçek gözüyle bakar bu aynılar dünyasında…
 
Örneğin; kapalı sistemlerde benzeşiği ile birleşme, iç içe geçme, saflaşma, tekilleşme, benzeşme, transseksülleşme, eş uzlaşılar, ‘aynılığın’ ülküleri vs. …
 
Foseptik çukurunda, bakteriler aynı kolonide ensest ilişki yaşarlar. Klan üyeleri ile, bunlar, modifikasyona çok elverişlilikleriyle; modüler kimliğini hemen değiştiren, insanları anımsatırlar.
 
Konjügasyon da vardır(aralarında)... Bu da ulus ve kültürlerin libidinal, eşitlikçi, refah dünya, demokrasi gibi söylemlerin de katıştırılıp dirençli ve güçlü ilişkilerin, toplumların “global yek klan”ının yaratılması gibidir. Bir anlamda sanki; dirençli, güçlü, homojen üst insanları yaratılıyor gibidir Nietzsche’nin ...
 
Bu ‘foseptik çukurunda’ kokuşma var...
Bu amorf amipimsi popülasyonun, belli limit üreme bariyeri ve nüfusunda, birbirini zehirleme ve yok etme de var. Bu da; global simülakrların ensest ilişkilerinin bir tür diyetine ve günah çıkarımına benziyor… Kokuşmuşluk her yerde...
 
İçselliğimiz, kokuşmuş eğilimlerimizin doğasını taşıdığından; dış dünyaya projeksiyonu da, kokuşmuş yeni bir dünya yaratıyor dışımızda. (Globalizasyon ve Kültür çeşitliliği, çok dünyalar, ötekilerin dünyası, ayrışma ve birleşme), Dışımız ve içimizde de ayrımlar kalkıyor. Fiziksel gerçekliğimiz ve iç dünyamız iç içe geçiyor, benzeşiyor; ensest ilişki yaş(an)ıyor. Bunun sonu da, ‘toplamda’; random, tahmin edilebilir/ edilemez, determine veya determine olmayan olayların çapraşık, ağsal, korelatif varoluşunu tetikliyor ve “biri”nin nedenini; haklı olarak, “tüm” ötekilere bağlıyoruz. (Aynılaştırılmış ötekilerin var olduğu bir varoluşun yanılsaması olsa gerek bu durum.)
Küresel ısınma, borsalar, savaşlar(demokrasi vaadeden), döviz, politika, karbondioksit emisyonu, sera gazları ve etkileri, deprem, kasırga, tsunami, deli dana, ebola, sars vesâir. Hep aynı eğilimlerin bağlantısal nedenleri (ve sonuçları) gibi görünüyor.
 
**Entropi; evrensel entropi ve Big-Bang gelecek sonunda bu transseksüel geçişimin, göksel ve insansal düzeyde…
 
FRAGMAN III-EPISODE I
 
Doğa da; insan ve insanın tüm sistemleri gibi, sosyal maskeler takıyor, kendi kendine katarsis ritüelleri-günah çıkarmalar- yas tutmalar gösterimliyor ve kendi gerçekliğini acıklı bir biçimde ayinselleştiriyor...
Yağmur yağıyor, deprem oluyor, buzul devri, volkanlar, fırtınalar...(Bunlara isim verip, bir de kişiselleştiriyoruz; Tommy’ler, Johney’ler, El Nino’lar, Katrina’lar...) Bitki örtüsü, ormanlar neyin nesi neyin maskeleri? Yoksa erektil göksel Tanrı’mızın, Libidinal duygularını kabartan; dişil üreme organının maskeleyici, baştan çıkarıcı ar örtüleri, kostümleri midir yeryüzündeki bitki örtüsü ve ormanlar? ( orman yangınları, çölleşme vesaire, dünyamızı (iç ve dış) düpedüz soyuyoruz, Çırılçıplak bırakıyoruz. Dengeler bozuluyor, erektil göksel tanrımızın yer anamıza karşı kendini tutmayıp daha şiddetli ve derinden şehvetle kükrüyor olmasına neden oluyor olabiliriz... Aralarında cinselliğin ( iletişimin) ölçüleri ve dengelerini yeni demokrasimiz doğrultusunda bozuyoruz.
Okyanuslar da; canlılığın ondan çıktığı plasenta ve plasenta sıvısı olmalı o halde. Volkanlar da -bildiğimiz üzere- organik bileşiklerin temellerini oluşturan gaz ve lav salımı ile ve bunların yağmurlarla suya düşmesiyle; besleyici sperm sıvısı, meni gibi davranıyor… Lavlar da kızgınlık döneminde tabiat anamızın regl dönemini(menstruation) simgeliyor olmalı. Çünkü; her yoğun volkanik faaliyetten sonra, canlılık yeniden biçimleniyor ve yeni canlılar ortaya çıkıyor.
 
Günümüzde; karbondioksit salımı, ozon tabakasının incelmesi/delinmesi-yırtılması, sera gazları, nükleer faaliyetler, ve diğer tüm edimlerimizle ikincil ya da n.’l , türevsel, korelatif bağlar ve nedenlendirmelerimizle; deprem, fırtına, değişen mevsimler vesair ile tanrımızın cinsel üreme hayatına, cinselliğine müdahelede bulunmuş oluyoruz ve âdeta ‘doğa anayı’, tanrı yerine, belki de bilinçsizce, suni dölleme yapmış oluyoruz… Mevsimlerin değişmesiyle de; tabiatın doğal regl dönemini bozup, onu huzursuz ediyor olabiliriz. ( Yapay hormon veriyor olabiliriz)…
 
Tüm bunların sonucunda, mutant ya da prematüre (hormonlu) bir çocuğun doğması ya da en kötüsü, doğa anamızın kısırlaşıp, menapoza girmesi ihtimali ile de karşı karşıyayız...
 
 
FRAGMAN IV-EPISODE I
ENTROPİ
 
Evrenin menepoza girmesi ya da andrapoza...
 
Doğayı menapoza sokuyoruz. Evrenimiz de ya menapoza ya da andropoza...
Umarım bunların neticesinde, doğanın ‘aforoz’ edilmiş evlatları olmayız. Evren, ensest bir ilişkiye doğru yöneliyor. Entropi var. Her şey radyoaktif anlamda da olsa indirgeniyor, kararlılaşıyor, mikro anlamda homojenleşiyor. Mikro düzlemde enseste giderken; makro dünyada cinsel ayrımlarla başlayan evren; makroların benzeşmesi ve mikro düzeyde de benzeşmesiyle topyekün enseste , homojeniteye gidiyor. Ama bu felaket değil; Big Bang’e giden bir yokoluş… yokoluşta-hiçlikten çıkarak; salınımın(döngünün) bilmem kaçıncı evresi olduğundan, bir felâket (final) değil. Ancak bir salınım içerisinde; mutlak yok oluş olmayan ara felaketler gibi de değil! İşte bu; ütopik, zararsız bir aynılaşma, kutsal saf bir homojenleşme, ensest bir ilişki yapmaya mecâli kalmayacak bir yücelik; mutlak entropi (homojenite) ile gelen cinsel aktivitenin sonlanması (cinsel aktivite evrensel tüm aktlar. Cinsel ayrım-çiftleri, dualite-çeşitlilik, afrodizyaklar, haz ve şehvet hormanları üreten; tüm yıldızlar ve galaksilerin söndüğü an) ve cinselliğin sıfırlanması-resetlenmesiyle gelen bir mukaddeslik ve tanrılık bir fenomen... ‘Hadım edilmiş aynılar’ın olduğu, hiçliğe geçişin son limit noktası.. hepsinin bir, birisinin hepsi olduğu; o mutlak eşitlik, saflık, şeffaflık, güç, iktidar, özgürlük varoluş, insansal ve tanrısal dileğin gerçekleştiği (kemâle erdiği) en üstün kader ânı, ideal oluştu doruk nokta, sonun yüceliği, ölümün doğurganlığı ve sonunda her şey ve tüm kavramların iyi yanlarını(n) yeniden türe(t)mesinin başlangıç nedeni zaten...Kardeşlik, birlik, iyilik vd. ile…
 
FRAGMAN V-EPISODE I
 
Aristo, Anaksagoras, Empedokles… Hava, su, toprak, ateş dedi ve her şeyi bunlardan çıkardılar. Birlik-çokluk, doğal çiftlerin birliği ve onlardan bütünü, bütünden birliğin.. ve birliğin (tekilliğin) iki karşıt çift öğesi…
 
Peygamberler de aynı özdeşimi, genellemeyi, tümevarımı ve tümdengelimi kullandı. Nereden geliyor benzeşiklikler aramalarımız, paralel öğeler aramalarımız ve temel şablonların izlerini; mikro dünyadan makro dünyaya, tüm öğeler üzerinde bulmamız ya da onlara bu özelliği yüklememiz (dikte etmemiz), kaydırmalarımız ve yansıtmalarımız?
Hangisi doğru olursa olsun, bu hep yapageldiğimiz şey. Freud da, ilkel insanın dünyasını; çocuk gelişimi ve ilkel yerlilerin yapısını inceleyerek çıkarmaya çalıştı, genele nufuz eden tözün ve aynı durumların tabiatını ve buna benzer binlercesi (hep aynı alışık ve lojik-mantıksal dürtüler ve muhakemeler).
Paralellik, özdeşlik, benzerlik, ayrı-ayrık özellikler arayışlarımız. Olayların oluşlarını ve kökenlerini, diğer tüm öğelerin oluşunun da nedeni saymak ya da olan bir fenomenin; oluşunun, evrendeki tüm öğeleri nedenli-nedensiz, random veya değil, kesinlikle etkileyeceği sanrısı ve farâziyesi; günümüzde de binlerce yıl öncesinde de, bilinç altımızda var…
Büyü-sihir, animalist, animist, totem inanış dönemlerinde de böyleydik. Göksel dinler ve peygamberlerin söylemlerinde ve kutsal kitaplarda da bu var: “yaptıklarımız-her aksiyonun ve aksiyomun soyut yönü, bize döner!” (Soyut yön, inan ve farâziyelerdir)
Fizikte madde-enerji korunumu, madde enerji korunumunda; hiç yok olmayan şey, bir formdan diğer forma dönüşen şey, (işte) bunun için her şeyi er geç etkiler. Kütle çekim dalgaları sonsuza uzanıyor. Uzam ve zamanı büküyor. Böylece uzay ve zamanı var ediyor. Kütle çekim dalgaları anlık etki yapıyor, kesintisiz. Etkileri her şeyi sarıyor, zamanı bile ve onu yaratıyor.
Her şey; bir bütünün etkileşim hâlinde olan ve birisinin tüm ötekileri mutlak anlamda etkilediği bir düzenekmiş gibi görülmekte insanoğlu tarafından, içsel olarak binlerce yıldır...
 
Acaba hakikaten öyle mi?
 
Doğrusu animist ve büyü dönemleri ve peygamberlerden günümüze pek bir şey değişmemiş gibi, yine aynı yorumu yapıyoruz. Büyüsel dönemlerde tabiatı çok etkiliyorduk, daha doğrusu büyük bir yanılsama ile öyle olduğumuzu zannediyorduk. Bunun için, bu düşünce o çağlar boyunca çok güçlüydü. Binlerce yıllık gelişim içinde bu düşünce zayıfladı. Ancak tabiata müdahelemiz ve onu apaçık şekillendiriyor ve etkiliyor olmamız, yarattığımız her olay-etkinin, tüm diğer unsurları da etkilediği düşüncesine; yeniden, en az animist ve büyüsel algılayış dönemlerinde olduğu kadar bağlanmamıza ve sarılmamıza yol açtı. Yeniden bir metazfik bir algının eşiğine getirdi bizi yine tüm edimlerimizle farâziyelerimiz.
 
Doğanın bir parçası ve vekîli olan bizler; en azından, onun (doğanın) maddesel niteliklerinin türevlenimini bedenlerimizde taşıdığımızdan, mental ve psikolojik dünyamız da bu nesnel yapımız üzerinden kurulduğundan ötürü; bu durum bizi bunun hakîkat olduğu sonucuna götürüyor…
 
“Çünkü, oluşumuzun sonuçlarının ‘düşünceleri’ deneyimleniyor”
 
Jean Baudrillard’a göre; “Aynı arzu ancak kendine benzer bir ötekinde kendisini yansıtabilir.”
 
O halde; evren bize benzer olmasaydı, kendimizi ona nasıl yansıtabilir ve kendimizi yine ondan nasıl okurduk? (Determinasyonumuz böylesi nasıl olurdu?)
O halde hepimiz aynıyız. Hepimiz evreniz, ensest minyatür evrenler… Evrenin organları...
 
 
FRAGMAN VI-EPISODE I
 
 
* Tarih aynı yemeği bir daha yedirmeyebilir. Ama aynı yemeğin hayaletini türevsel formalarda defalarca yedirmekten de vazgeçmez. Bunlar da (defalarca yedirilecek olan türev öğünler) Hormonlu olabilir ya da olmayabilir, mineralce zengin olabilir ya da fakirdir ve bu da sonuçta süreçler içerisinde insan formunun çeşitli biçimlerde varoluşunun ve belki de yok oluşun başlangıcını süreğen kılar. Yok oluşun başlangıcı olacak öğün de; hormonlu-yapay ve mineralli, mutasyonal-mutant olanı olsa gerek...
 
 
 
 
FRAGMAN VII-EPISODE I
 
Cinsel kimliğimizi ve cinselliğimizi, libidinal istencimizi eşyalarımıza ihale etmeye kaydırmaya, yansıtmaya başladık. Eşyalarımız daha dişil özellikler gösteriyor oldu. Onlara daha yumuşak davranıyoruz. Ancak işi bitince atıyoruz. Birer nevrozlu gibi davranıyoruz kendimize, topluma ve eşyalarımıza. Eşyalarımız; mekanik dönemlerdeki mekanik eşyalar kadar kaba, yekpare, albenisiz, dayanıklı, dirençli ve uzun ömürlü değiller. Zevk alınıp, haz giderildikten sonra atılan; salt görsel, görüntüsel fahişeler gibidirler bu metalaşmış nesneler. Bunlar ergonomik, çabuk bozulan, versiyon tasarlanmış, seri üretilmiş, kompozit modüler ikonalar, metalaşmış eşyalardırlar....
 
*Tüketime tazyik edilen hâlinden memnun tüketim toplumunun klan fratrilerinin, vazgeçilmez yeni kıblesi olmuş yaşam-kalitesi ve modern hayat standartları sunan Moda tapınağı ve tâkipçiliğinde; müritleri olarak, hayran olduğumuz erotik ve pornografik Yeni Kybele’mizin, modaya uyarlanmış yeni trendî formasyonlarını algılıyoruz, “Akıl hastânesi”ne dönüşmüş her düzlemde, adı modern olan dünyamızda ve küreselleşme sanrımızın çok kültürlü mozayiğinde...
 
Bunlarla etkileşimli, dokunmaktik, hassas ilişkiler kuruyoruz. Adeta cinsel olarak birleşme fantezilerimizi (fantazyalarımızı); birbirine benzer olan eşyaların ensest dünyasında onlara tecavüz ederek gerçekleştiriyoruz. Artık bilgisayarlarımız, cep telefonlarımız, arabalarımız, ev eşyalarımız, büro makinelerimiz vesâir; Dokunmatik. Akıllı evler, akıllı kapılar…Göstergeler dijital, arabalarımıza aşık oluyoruz. Bireyler artık bilgisayarları ile evlenmekte ve bu yasalarla onanarak meşru kılınmaktadır. (homoseksüel evlilikler türemeye ve meşrulaşmaya başladı) Homojenleşen, transseksüellleşen, kendileri ve birbirlerine körleştirilen günümüz modüler bireyleri, Sistem; yumuşak, ergonomik, kompozit, dijital, dokunmatik ve interaktif bir direksiyonu dönderir gibi rahat bir şekilde döndürmekte, çekip çevirmekte ve yönlendirmektedir; biz arabalarımızın dijital direksiyonlarını çevire dururken...
Eşyalarımızla dokunmatik, interkatif etkileşimli olan ilişkilerimiz ve “etkileşimin” toplumsal yaşamımızda bir ideal, moda bir söylem, ülkü, yegâne gâye/amaç hâline gelmesi ile; nesne-dünyamız, bireyler ve sistem ile, âdeta, çocukların oyuncakları ile, elleri ve ağızları ile kurdukları ‘Oto-erotizm’e benzer, ‘Oral’ bir cinsellik aşamasındayız, çocuklaştırılmış halimizle.
 
Dış gerçekliğimizle ‘Oral Sex’ yapmaktayız...
Cinsiyetlerin aynılaşması, kadının biraz erkek, erkeğin de kadın konumuna itilmesi; bu yeni eşitlikçi, liberal, özgür, demokratik, modern ve insan hakları olan veri simülatif durumun getirisi ve sonucudur.
 
TABİATIN YERİNE, AŞKIN BİR ADALET İKAME ETME DÜRTÜSÜNÜN SONUCU; BİZİ ENSEST EĞİLİMLERE İTİYOR…
 
Bu özlem yansımaları/yansıları olarak, üstün bir ırkı insanlar cinsellikten sıyrılmış, arınmış türler olarak tasarladılar. En azından Ufolarda, E.T. filminde vs. olduğu gibi…
 
Sperm bankaları, suni döllenmeyle üreme, mikro enjeksiyon, değişken statüler, kaypak söylemler, klonlama, estetik cerrahi, antiaging, doğaya dönüş-doğu terapileri ve doğu felsefesi karmaşığı Batı bulamaçları ve yerel-modern/global arası ideal bir ‘ekin-kültür’ arayışı sanrısı, bu süreci artıran ve derinleştiren hem sonuç hem de temel ve alt etmenler olarak karşımıza çıkar.
</nowiki
 
 
 
Anonim kullanıcı