Ana menüyü aç

Aşk-ı Memnu, Halit Ziya Uşaklıgil'in realist-naturalist bir romanıdır. İlk olarak 1899-1900 yıllarında Servet-i Fünûn dergisinde tefrika edildikten sonra 1900'de kitap olarak yayımlanmıştır.

AlıntılarDüzenle

  • Bihter için annesine çekmiş derlerdi. Mademki, bunu söylemekte herkes müttefikti, demek hakikatte o annesine benziyordu. Bu müşabehetten korkardı. Kalbinde bir şey vardı ki, bu cismanî müşabehetin hayatlarını da benzeteceğini zannettirir, ve, onu titretirdi.
  • Aşkta kalp, sessizliğe bürünüp de aklın çalışması başlarsa o aşk, hasta bir çocuğa benzerdi.
  • Sevmek, sevmek istiyordu. Hayatında yalnız bu eksikti; fakat hayatta her şey bundan ibaretti: sevmek, evet, bütün saadet yalnız bununla istihsal edilebilirdi. Küçük, sefil, üryan bit oda, demir bir yatak, beyaz perdeler, iki hasır iskemle, işte yalnız bu kadarcıkla fakir bir muaşaka hücresi; fakat sevmek yarabbi! Sevmek istiyordu, hummalar içinde mecnunca bir aşk ile sevecek ve mesut olacaktı. İşte şimdi bu mutantan odanın servetleri içinde siyah mermerlerle örülmüş mezarda diri diri, medfun gibiydi. Nefes alamıyor, boğuluyordu; bu mezardan çıkmak, yaşamak, sevmek istiyordu.
  • Ötede, söndürülmek tahattur olunmaksızın bırakılan muma dikildi; mum hep bir kenarından sızarak yavaş yavaş onun hayatına damlayan birer telehhüf katresile ağır ağır, bağa tarağa akıyordu. Her dakika kalkıp onu söndürmek isteyerek, fakat vücudunu gevşeten azîm bir rehavetle hep bu işi bir dakika sonraya bırakarak, gözleri oraya mıhlanmış, fikri boş, uzun uzun bu ağlayan muma baktı.
  • Lâkin, Yarabbi! Anlasanıza, ölüyorum. Onların gözümün önünde seviştiklerinden, gözümün önünde... Ben işkenceler içinde kıvranırken, onların saadetlerinden ölüyorum...
  • Adnan bey sordu:
—Ne oluyorsun, Beşir?
Beşir kuru bir sesle:
—Küçük hanımı öldürüyorlar, dedi, artık hepsini söyleyeceğim. Ve yataklığın demirine dayanarak, gözleri Adnan beyin gözlerinden kaçınarak, başladı. O hepsini biliyordu.
  • Baba! Sizin bana koca yapmak istediğiniz adam Bihter'in âşığı imiş!...
  • Ve bunları kabul etmek lâzım gelecekti. Bunları reddedemiyecekti. Ne salâhiyetle? Firdevs hanımın kızı değil miydi? Kocasının evinden kovulmamış mıydı? Bu zillet hayatı boynuna sarılmış bir zincir idi ki, onu boğuncaya kadar sürüklemek icap ediyordu.
  • Yaşamak, böyle, bu nazarların altında yaşamak? Lâkin ne için yaşayacaktı? O zaman ölümü düşündü. Evet, ölecekti. Birden aklına bir şey geldi. Kocasının odasında, yataklığın yanında, küçük dolabın çekmecesinde, sedef kaplı kabzasiyle bir zarif oyuncağa benzeyen bir şey vardı ki, onun küçücük ağzını şuraya, işte kalbinin elîm bir ceriha ile sızlayan şu noktasına koysa, ve ancak bir saniyelik bir metanetle, yalnız küçük bir tazyik ile dokunsa, her şey, her şey bitecekti. Ve o zaman yaşayan sefil bir mahlûk için diriğ edilen merhamet bir ölü için diriğ olunmayacaktı.
  • En evvel mumunu yakmak istedi. Herhalde karanlıkta ölmeyecekti. Kendisini bir defa daha görmeksizin ölmek... Demek öldükten sonra artık her şey bitecekti; o da, kendisi de bitecekti, artık bir daha yaşamamak üzere? Karanlık, bitmez tükenmez bir karanlık içinde ebedî bir gölge olacaktı?