Ana menüyü aç
John Zerzan
John Zerzan SF bookfair lecture 2010.jpg
ABD'li anarko-primitivist yazar.
Doğumu
1943
Salem, ABD
Ölümü


  • ALF ve ELF bildirileri solun çürümüş ve kokuşmuş mantralarına karşı gerçekten ilham veren alternatif vizyonlar ortaya koyuyor. Bu keyif dolu ve azimli metinler hayvanlara işkence edenlere karşı yürütülen kundaklama, sabotaj ve saldırı haberleriyle dolu; yükselen, derinleşen ve büyüyen krizin doğasını açığa çıkararak bize “uygarlığın” ne kadarının yok olması gerektiğini gösteriyor.[1]
  • Aralarında yüz yıl olsa da Friedrich Nietzsche ile Theodore Kaczynski bir takım önemli benzerlikler taşıyor. Her ikisi de fazlasıyla gelecek vaat eden akademik kariyerlerini reddettiler: Nietzche felsefede, Kaczynski matematikte. Her ikisi de temelde yalnız bir yaşamdan azami ölçüde yarar sağladı. “Anladığım ve bugüne dek yaşadığım haliyle felsefe, buzda ve yüksek dağlarda gönüllü olarak harcanmış bir yaşamdır” diyordu Nietzche Ecce Homo’da. Kaczynski içinde buz ve yüksek dağlar, Montana Kayalıkları’nda bir barakada geçirdiği yıllar göz önünde tutulursa, daha gerçekçi bir tasvirdi.
    Leslie Chamberlain (Nietzsche in Turin, Londra, 1996) Nietzsche’nin yaşantısını “Tanrısız, işsiz ve evsiz” olarak özetlemişti. Kaczynski daha az başıboş dolaştı, fakat bu nitelendirme ona da tam olarak uyuyor. Her ikisininde kadınlarla ilişkisi fiyaskoyla sonuçlandı ve kadınların toplum içindeki rolüyle ilgilenmediler. İkisi de zaman zaman hastalığın ve yoksulluğun tehditi altında yaşadı. Her ikisi de tek kardeşleri tarafından ihanete uğradı: Nietzsche, aciz bir durumdayken yazılarını değiştirip bozan kız kardeşi Elizabeth’in ihanetine uğramıştı; Kaczynski’ye ise ihanet eden, kendisini FBI’ya ispiyonlayan erkek kardeşi David idi.[2]
  • Uzmanlaşma bireyi böler ve daraltır, hiyerarşiyi işin içine sokar, bağımlılık yaratır ve özerkliğe karşı çalışır. Aynı zamanda endüstriyelciliği harekete geçirir ve böylece doğrudan doğruya eko-krize yol açar. İşbölümünü içeren aletler veya roller ortaya bölünmüş insanlar ve bölünmüş bir toplum çıkarır.[3]
  • Teknoloji, bağlamında koparılabilir bir gizli [discreet] bir alet gibi asla nötr olmamıştır. Daima içine yerleşmiş olduğu toplumsal sistemin temel değerlerine iştirak eder ve onları ifade eder. Teknoloji, birarada tuttuğu toplumsal düzenlemelerin dili, dokusu, somutlaşmasıdır. Nötr olduğu, yani toplumdan ayrılabilir bir şey olduğu düşüncesi mevcut en büyük yalanlardan birisidir. Yüksek-teknoloji ölüm tuzağını savunanların bizi teknolojinin bir şekilde nötr olduğuna neden inandırmak istedikleri açıktır.[3]
  • ...fabrika sisteminin büyük ölçüde toplumsal kontrolün bir parçası olarak uygulamaya geçirildiği açıktı. Dağılmış zanaatkarlar özerkliklerini kaybetmişler, yeteneksizleştirilmek ve disipline edilmek üzere fabrikalarda toplanmışlardı. Bu teknolojinin hiç mi hiç “nötr” olmadığını gösteriyor. (...)Teknoloji, içinde barındırdığı toplumsal düzenin köklü değerlerini kapsayan bir sistem olarak görülmelidir. Bu asla basitçe bir “aletler” veya cihazlar meselesi değildir.[3]
  • Neden insanlar sokağa çıkıyorlar ve bir şeyleri protesto etmeye, bir şeyler yapmaya çalışıyorlar? Bu akılsız şiddet demek değildir. Asıl akılsızlık, orada öylece oturmak, esrar içmek, MTV izlemek, sonra gidip bir iş bulmak ve sonrasında öylesine yaşayıp gitmektir. Bana göre şiddet, işte budur.[4]
  • Hedeflenmiş özel mülklere zarar vermek ya da hedeflenmiş mülkleri yok etmek gereklidir. Bu 'alışılagelmiş politika'nın sınırlarından dışarıya kaçabilmenizi sağlar. Bir pankart taşıyarak yaptığınız, 'olması gerektiği gibi' bir protestoyla ne elde edebilirsiniz ki? Ben on yıllardır bunlara şahit oluyorum. Hiçbir işe yaramıyor. İnsanlar bunlara ilgi göstermiyor. Neden göstersinler ki? Bu ilgiye layık olacak bir protesto şekli değil. Ama insanlar kavga ettiğinde, bu bir şeydir. İlgi çeker ve çekmelidir de, çünkü bu gerçektir. Bu, sembolik bir "Kendimi iyi hissediyorum. Benim pankartım var." oyunu değildir. Bu tip bir gösteri umurumda değil.[4]

Gelecekteki İlkelDüzenle

  • Tayland’ın batısındaki Andaman Adası yerlileri lidersizdirler, sembolik temsil hakkında bir fikirleri yoktur ve herhangi bir hayvanı evcilleştirmemişlerdir. Ama aynı şekilde, aralarında saldırganlık, şiddet ve hastalık da yoktur; yaraları şaşırtıcı bir şekilde çabuk iyileşir, görme güçleri ve işitme duyuları özellikle keskindir. Avrupalıların, 19. yüzyıl ortalarında bölgelerine girmelerinin ardınd…an, bu özelliklerinin azaldığı söyleniyor, ama hala da şu çarpıcı fiziksel özelliklerini koruyorlar; sıtmaya karşı doğal bağışıklık, doğum sonrası çatlakları ve yaşlılıkla gelen kırışıklığı ortadan kaldırabilen deri esnekliği ve “inanılmaz” bir diş kuvvetliliği: Cipriani, dişleriyle çivi kıran 10 ile 15 yaş arası çocuklar gördüğünü söylemiştir. Ayrıca, Andamanlıların, hiçbir koruyucu giysi kullanmadan, bal toplama faaliyetlerine de tanık olmuştur; “buna rağmen asla arılar tarafından sokulmuyorlardı ve onları seyrettikçe, uygar dünyanın yitirdiği binlerce yıllık bir gizemin içine dalmış gibi hissediyordum kendimi.
    • (S. 28)
  • Pietro, Kolomb’un ikinci seferinde karşılaştığı yerlilerden, 1511′de şöyle söz ediyor: “Tüm kötülüklerin kaynağı olan ‘benimki ve seninki’nin onlar arasında yeri yoktur.” Birkaç yüzyıl sonra, hayatta kalmayı başaran Amerikan Yerlileri şöyle soruyordu; “Toprağı satmak? Neden havayı, bulutları ve o büyük denizi değil de toprağı satmak?”
    • (S. 116)
  • Stresten kaynaklanan kavgalarda ölüm oranını azaltmak üzere gagaları kesilen yüksek teknoloji ürünü tavuklar çoğu zaman dörtlü hatta beşli gruplar halinde "12'ye 18'lik" bir kafeste yaşamakta ve yumurtlama dönemlerinin düzene girmesi için, on güne varan sürelerle yiyecekten ve sudan yoksun bırakılmaktadırlar. Domuzlar, herhangi bir yalıtım maddesinin bulunmadığı çıplak beton zeminler üzerinde yaşamaktadır; fiziksel koşullardan ve stresten dolayı, ayak çürümesi, kuyruk ısırması ve birbirini yeme yaygın hastalıklardır. Dişi domuzlar, yavrularını metal bir ızgaranın ardından emzirmekte, anne ve diğer yavrular arasındaki doğal temas engellenmektedir. Danalar çoğu zaman karanlık içinde tutulmaktadır ve etraflarında dönmelerine, hatta normal bedensel duruşlarına bile imkan vermeyen daracık ahır tezgahlarına zincirlenmişlerdir. Bunca işkence sonucu hastalığa karşı dayanıksız olma ihtimallerinin yüksek olmasından ötürü, bu hayvanlar sürekli olarak tıbbi bir perhize tabi tutulmaktadır; zira otomatikleşmiş hayvan üretimi, hormonlara ve antibiyotiklere dayanmaktadır. Ortaya ne tür bir yiyeceğin çıkacağı olgusu bir yana, böylesine sistematize edilmiş bir acımasızlık, her türlü tutsaklığın ve köleliğin her biçiminin kaynağının ya da modelinin tarım olduğunu akla getirmektedir.
    • (S. 129)
  • Nietzsche'den yapacağım kısa bir alıntıyla dilin özü olan anlayıştan başlamak istiyorum; "kelimeler şeyleri eksilterek duygusuzlaştırır; kelimeler kişiliksizleştirir; kelimeler, olağandışı olanı olağanlaştırır."
    • (S. 66)
  • Evcilleştirilen ilk hayvanlar olan koyunların ve keçilerin, yaygın bir şekilde dinsel törenlerde kullanıldıkları ve kurban edilmek üzere yakın otlaklarda beslendikleri bilinmektedir. Daha da önemlisi, koyunlar evcilleştirilmeden önce, tekstil faaliyetlerinde değerlendirilmeye müsait olan yünden yoksundu. Darby'ye göre, uygarlığın ilk merkezleri olan güneydoğu Asya ve doğu Akdeniz'de tavuk, "beslenmeden ziyade, kutsal nedenlerle veya bir kurbanlık olarak" kullanılmıştır. Sauer şunu ekler; evcilleştirilmiş kümes hayvanlarının "yumurta ve et kaynağı olma niteliği, görece bu hayvanların evcilleştirilmelerinden sonra ortaya çıkan bir sonuçtur." Yabani sığırlar vahşi ve tehlikeliydi; aynca ne öküzlerin uysallığı ne de hadım edilmiş böylesi hayvanların sonradan değiştirilen et sertlikleri öngörülmüş olamaz. Büyük baş hayvanlar ancak ilk tutsaklıklarından yüzlerce yıl sonra sağılmaya başlanmıştır; ayrıca çeşitli temsiller, bu hayvanların, ilk kez, dini geçit törenlerinde koşum hayvanı olarak kullanıldığını göstermektedir.
    • (S. 120)
  • Tıpkı bitkiler gibi, hayvanlar da yalnızca işlenecek birer nesneye dönüştürülmüştür; örneğin bir mandıra ineği, otu süte dönüştüren bir tür makina olarak değerlendirilir. Özgürlük durumundan, birer aciz asalak durumuna getirilen bu hayvanlar, hayatta kalabilmek için tamamen insana muhtaç hale gelmişlerdir. Kural olarak, büyümeye daha çok, etkinliğe daha az enerjinin verildiği evcil memelilerde yeni nesillerin üretilmesiyle birlikte, beyin hacmi görece daha da küçülmüştür. En fazla evcilleştirilmiş sürü hayvanı olan koyunun sergilediği durgunluk, bu durumun en tipik örneğidir; zira yabani koyunlardaki çarpıcı zeka, evcilleştirilen koyunlarda tamamen kaybolmuştur. Evcil hayvanlar arasındaki toplumcu ilişkiler, en kaba zorunluluklara indirgenmiştir. Hayvanların yaşam çemberinin üretime yönelik olmayan evreleri asgariye inmiş, aralarındaki kur oyunları azalmış ve hayvanın kendi türünü tanıma yetisi zayıflamıştır.
    • (S. 122)
  • Jared Diamond şöyle yazmıştır: “Tüberküloz ve ishal hastalıkları çiftçiliğin ortaya çıkışıyla, kızamık ve hıyarcıklı veba ise büyük şehirlerin oluşumuyla birlikte başlamıştır.” Muhtemelen insanlığın en büyük katili olan sıtma ve neredeyse tüm diğer bulaşıcı hastalıklar tarımdan bize kalan mirastır. Beslenme bozuklukları ve dejeneratif hastalıklar genel olarak evcilleşme ve kültürün saltanatıyla birlikte ortaya çıkmaktadır. Kanser, kalp damarlarının tıkanması, kansızlık, diş hastalıkları ve ruhsal bozukluklar, tarımın musibetlerinden yalnızca birkaçıdır; ayrıca eskiden kadınlar doğum esnasında fazlaca zorlanmadıkları gibi, ya hiç acı duymamışlar ya da çok az duymuşlardır.
    • (S. 124)
  • Uygarlık tarihi, doğanın giderek daha fazla insan deneyimlerinden koparıldığını göstermektedir ve bunun bir yansıması da yiyecek seçeneklerindeki azalmadır. Rooney'e göre, tarih öncesi insanlar 1500'ü aşkın yabani bitki türü ile beslenirken, Wenke bize şunu hatırlatır; "Tüm uygarlıklar, yalnızca altı bitki türünden biri veya birkaçıyla beslenmiştir; bunlar buğday, arpa, darı, pirinç, mısır ve patatestir."
    • (S. 124)
  • Tarımla birlikte başlayan ve tarım aracılığıyla ilerleyen, doğayı boyunduruk altına alma projesi devasa boyutlara ulaşmıştır. Uygarlığın ilerleyişinin “başarısı”, daha önceki insanlığın istemediği o başarı, giderek yakılmış bir cesedin küllerini andırmaktadır. James Serpell bu durumu şöyle özetlemiştir: “Kısaca ifade etmek gerekirse, yolun sonuna geldiğimiz anlaşılıyor. Artık daha fazla büyüyemeyiz; daha fazla tahribat yaratmadan üretimi yoğunlaştırmamız mümkün değil; ve dünya hızla bir çöplüğe dönüşmektedir.”
    • (S. 130)
  • İnsanın kendisini ve etrafındaki her şeyi yok etmekte sergilediği inanılmaz ve dayanılmaz yaratıcılık, medyadan saat başı akan haberlerle çeşitlendikçe, soruyoruz birbirimize; yanlışı nerede, ne zaman, nasıl yaptık? İnsan denilen canlı türü, nasıl oldu da, kendi yaşamını, dünyayı, hatta yavaş yavaş uzayı ve diğer gezegenleri cehenneme çeviren bir varlığa dönüştü?
  • Descartes hayvanların acıyı hissedemeyeceğini, çünkü hayvanların ruhsuz olduklarını ve insaın tam olarak bir makine olmadığını, çünkü insanın ruha sahip olduğunu savunurken, La Mettrie, 1747′de bu yolu sonuna kadar katederek, L’Homme Machine (Makine İnsan) adlı eserinde insanı tamamen mekanik bir varlığa dönüştürmüştür.
    • (S 101)
  • George Steiner şu sonuca varmıştır: “İnsan konuşması, açığa çıkardığından çok daha fazla şeyi gizler; tanımladığından çok daha fazla şeyi muğlaklaştırır; ilişkilendirdiğinden çok daha fazla şeyi birbirinden koparır.”
    • (S 69)
  • Wax on dokuzuncu yüzyıl Pawnee Kızılderililerinden söz ederken şöyle der; "Yaşamlarında bir ritim var, ama ilerleme yok."
    • (S. 45)
  • Sahlins belagatli bir şekilde şöyle demişti: "Dünyanın en ilkel insanları sadece birkaç şeye sahiptir, ama yoksul değildir. Yoksulluk ne malın mülkün az oluşu, ne de sadece amaçlarla araçlar arsındaki bir ilişkidir; yoksulluk her şeyden önce insanlar arasındaki bir ilişki biçimidir. Toplumsal bir statüdür. Ve bu haliyle de, uygarlığın bir icadıdır."
    • (S. 40)
  • Sahlins belagatli bir şekilde şöyle demişti: "Dünyanın en ilkel insanları sadece birkaç şeye sahiptir, ama yoksul değildir. Yoksulluk ne malın mülkün az oluşu, ne de sadece amaçlarla araçlar arsındaki bir ilişkidir; yoksulluk her şeyden önce insanlar arasındaki bir ilişki biçimidir. Toplumsal bir statüdür. Ve bu haliyle de, uygarlığın bir icadıdır."
    • (S. 40)
  • Dufrenne tarafından da formüle edildiği gibi, insanı şeylerin efendisi yapan olgu, şeylerin ilk defa insan tarafından isimlendirilmiş olmasıdır. Spengler da benzer bir sonuca varmıştır; "Bir şeyi herhangi bir isimle isimlendirmek, o şey üzerinde iktidar sahibi olmak demektir."
    • (S. 76)
  • Postmodernizm bize, iktidar ilişkilerinin olmadığı bir toplumun, sadece bir soyutlamadan ibaret olduğunu söylüyor. Doğanın ölümünü kabul etmediğimiz sürece, bir zamanlar var olan ve tekrar bulabileceğimiz şeylerden vazgeçmediğimiz sürece, bu bir yalandan ibarettir.
    • (S. 42)

KaynakDüzenle

Konuyla ilgili diğer Wikimedia sayfaları:

Commons'da John Zerzan ile ilgili çoklu ortam dosyaları bulunmaktadır.

Vikipedi'de John Zerzan ile ilgili ansiklopedik bilgi bulunmaktadır.